Yazarlarımız

Haber Kanallarının Unuttukları…Ekrem Ergüder yazdı

EKREM ERGÜDER / MEDYABEY

Coğrafyamız sayesinde o kadar çok haberlik olay yaşıyoruz ki, haber kanalları belki de hiç bir ülkede bu kadar şanslı değillerdir. Konu sıkıntıları hiç yok. Ama diğer taraftan bu imkânı değerlendiremeyen yönetimlere sahip olmaları da en büyük şanssızlıkları.

Öncelikle şunun bilinmesinde fayda var, televizyonculuğun temeli programdır ve programcılar, mesleğin diğer branşlarındaki gibi usta çırak ilişkisiyle işi öğrenirler. Kameraman olmak için çerçeve yapıp kameranın kayıt düğmesine basarak kayda girmek yetmez, gerçek kameramanların yanında asistanlık yaparak mesleği öğrenebilirsiniz.  Programcılar için de bu geçerli. Programlarda asistan kadrosunda çalışarak işi öğrenebilirsiniz. Bu öğrenme sürecinde kaset/hard disk vb. taşırsınız, ekibe çay/yemek getirir ikram edersiniz, teknik ekibe yardım edip gerektiğinde kablo çeker, teknik donanımı taşırsınız vs. Meşakkatli bir süreçtir meslek öğrenmek, herkes katlanamaz.

Televizyonun çeşitli branşlarında mesleği öğrenirken sadece yaptığınız işin tekniği ile ilgili değil, estetiği, kültürel altyapısı, insan davranışlarına ilişkin boyutları, psikolojik etmenlerini hatta yayıncılıkla ilgili yasaları da göz önünde bulundurmayı öğrenirsiniz. Kendinizi pek çok konuda yetiştirmeniz gerekir. Mesela kurgu için donanımı ve yazılımı kullanmak yetmez, kurgunun sinema ile başlayan serüveninde oluşan kurallarını da bilmek zorundasınız. Tabii bütün bu söylediklerimiz işinize ve izleyicinize saygınız varsa dikkate alacağınız eylemler.

Haberciler, haber  kanallarında sadece haber yayını yapmıyorlar, yayınların çoğunu programlar oluşturuyor.  Aslına bakarsanız haber bültenleri bile kendine özgü kuralları olan birer programdır. Haber merkezlerinden yetişenler bu kuralları öğrenerek meslekte ilerler.  Yıllar içinde işin inceliklerini, mesleğe senelerini vermiş deneyimli abileriyle, ablalarıyla yan yana çalışarak öğrenirler.

Doğa belgeselleri hariç  bütün televizyon programlarında aslolan temel unsur hiç kuşkusuz “insan”dır. Bir köprü belgeseli çekiyor olsanız köprünün betonu ve demirinden çok daha önemli olan şey, o köprüyü yapan insan iradesidir. Stüdyoda da öyle. Boş bir dekoru çekip yayınlayamazsınız, o dekorun içinde insan olması gerekir.  Sadece insan olması da yetmez, seçtiğiniz konukların içeriğinizle ilgili ve konunun çeşitli boyutlarını seyirciye aktarıyor olması önemlidir.  Tabii bir de konuklara doğru sorular soracak, yerinde müdahalelerle seyiricinin ilgisini canlı tutacak “ev sahibi” unsuru var.  Dikkat ederseniz son yıllarda moda olan ve hiç sevmediğim  “moderatör” kavramından bahsetmiyorum. Televizyonda, şimdi söz sırası sizde buyrun konuşun demek için oluşturulmuş bir kadro yoktur.  Moderatör kavramı da yazılı basın kökenliler tarafından televiyona monte edilmiş kavramlardan bir tanesi. Programlara ev sahipliği yapanların asıl işi soru sormaktır. Hele haber kanallarında bu sorular işin temelini teşkil eder. Bu konuya daha sonra döneceğiz.

Her programın ekranda gözüken ev sahibinin yanı sıra kamera arkasında da programı sahiplenen bir ekibi vardır.  Ama bizde yok. Haber kanalı yöneticileri böyle bir ekibin olmasını “maliyet açısından” gerekli görmemişler. Her programda olması gereken program ekibi bu tür kanallardaki canlı yayınlanan programlarda yerini vardiyalı çalışan ekibe bırakmış durumda.

Yani yayın sırasında yönetmen sadece teknik konularla ilgilenen, resim masasından sorumlu bir teknisyen olarak görülmeye başlanmış. İçerik ile ilgili herhangi bir konuda katkısı, pek bir katılımı olması istenmemiş.  Televizyondaki yönetmeni salt reji masasında resim seçmek gibi bir  teknik eyleme hapsetmek programcılık açısından yanlış. Yeni nesilden arkadaşlar işe bu sistemle başladıkları için doğrusunun bu olduğunu, eskiden de böyle olduğunu zannediyorlar.

Yayına çıkmadan önce görsel materyalleri numaralandırarak yönetmene teslim edip, canlı yayında şu numaralı resmi yayına ver, şunu yayından al diyerek dünyanın hiçbir yerinde yayın yapılmaz. Kullanılacak materyaller konusunda yönetmene bilgi verilir, yönetmen konuya vakıf  olur,  yeri geldiğinde o materyalleri kendisi yayına verir.  Canlı yayında, seyirci önünde  “o görsel değil, bu da değil, evet evet bu tamam bu fotoğraf” gibi saçmalıklar yaşanmaz.  Seyirciye daha sonra gösterilmesi gereken bir materyal yayına erken verilerek konunun çekiciliği de kaybedilmez.  Zaten iyi bir yönetmen konuyu araştırır ve programı için gerekli materyalleri kendisi toplar ve yayın sırasında kullanarak katkı sağlar.  Ama haberciler bu tür bir inisiyatifi kabullenemeyip, sadece ekranda gözükenleri öne çıkaran bir tarzı benimsemiş durumdalar.  Bu çok yanlış. Canlı yayın sırasında sadece program ekibindekiler değil, konuya vakıf olan teknik yönetmen veya kj operatörü arkadaşlarımın bile anında internetten materyaller temin edip  yayında değerlendirdiğimizi çok iyi anımsıyorum.  Sonuçta bu iş bir ekip çalışmasıdır ve kurallara uyan kazanır.

Kural deyince aklıma en iyi örnek olarak Acun Ilıcalı geliyor. Acun’un başarısı karşısında bir sürü komplo türü sebep üretenler gördük. Filanca destekledi, arkasında filanca var vs. Ama hepsi şunu unutuyorlar; Acun, televizyonculuğun kurallarına uyarak işini yaptı ve  başarıyı yakaladı. Ben böyle yapıyorum artık bu kural böyle işleyecek demedi. Zaten işin kurallarına uymayanlar, kendi uydurdukları alakasız  çözümleri kural koymak zannedenler bir şekilde elimine olup gidiyorlar.

Türkiye’de yüzyılı aşan güçlü bir yazılı basın geleneği var.  Bu yüzden internete rağmen yazılı basın teknolojik gelişmelerden çok geç etkilendi ve gazetelerin kağıt baskıları hala sürüyor.  Ancak özel televizyonların geçmişi çok daha yeni sayılır. 1991’de Magic Box’ın Star1 adlı kanalı yayına başladığında hiç kuşkusuz haber merkezlerinin TRT dışındaki insan kaynağı olarak sadece gazeteler vardı. Özel kanallar, programcıları TRT’den transfer ederken, haber merkezlerini ise genellikle yazılı basın deneyimi olan gazetecilerden seçerek oluşturmuşlardı. Bu seçimin devamı olarak özel kanallarda bir kaç TRT kökenli haberci kalmış durumda, diğerleri gazeteci kökenli ilk kuşağın meslek öğrettiği kişilerle sürüyor. Televizyonlarda rasladığınız ikinci sayfa, üçüncü sayfa, manşet gibi isimlerle yayınlanan programların gazete kökenlilerin elinden çıktığını anlamak da zor değil zaten.

Gazete kökenli olmak elbette bir eksiklik değil. Ancak  televizyona özgü görsel unsurları ve işin kendine özgü kurallarını yok saymak, küçümsemek, basite indirgemek, teknik basit birer detay olarak görmek, yayına olumsuz yansıyan ve kaliteyi düşüren sebepler.

Bazı haber kanalları program ekiplerini dağıtarak, kurdukları vardiyalı çalışma düzeniyle kamera arkasında çalışan televizyoncuları sadece makine kullanan kişiler durumuna düşürdüler.  Televizyon dekoratörleri varken, program dekorlarını kostümcülere yaptıranlar bile var.  O kadar uzaktalar ki ben bu işi yaparım diyeni işin ehli zannediyorlar. Ayrıca patronajla arası iyi olan, ama işin en temel unsurları hakkında bir fikri olmayanlar, ışık, dekor, kurgu, reji, kamera, çekim, ekip çalışmasının gerektirdiği kurallar gibi konularda hiçbir şey bilmeyen insanlar, yönetici konumunda olabiliyorlar.  Haberciliğin ancak programcılıkla  bütünleştiği yerde başarıyı yakalayabilceklerini de bilmiyorlar.  Çünkü haberciliği de gereği gibi yapamıyorlar. Son iki üç yılda dünyada bir çok olay yaşandı. Pandemisinden ekonomik krizine, Ukrayna savaşından Çin Amerika gerilimine, Tayvan’da yaşanması muhtemel olaylara, Adalar Denizindeki Türk-Yunan gerilimine kadar pek çok olay.  Hangi televizyon bu olayların dünya çapındaki aktörleriyle bir söyleşi yapabildi. Emekli paşalardan, bir kaç gazeteciden,  belli isimlerle sınırlı akademisyenlerden başka konuk gördünüz mü siz ekranlarda? Ben göremedim. Rahmetli Mehmet Ali Birand’ı gel de anma. Ülkelerin liderleriyle yapılmış röportajları devletler arası ilişkilerdeki tansiyonu düşürür, ülkelerin dış politikalarını bile etkilerdi.

Haber kanalları geçmişteki işleri aşamadılar, eskisinden çok daha kötü durumdalar.  Kötü bir dekorla, orijinal bir konsepti olmayan, dünyadan değil de diğer rakip kanaldan alıntılı içeriklerle yayın yapıyorlar. İnsan dünya televizyonları neleri nasıl yapıyor, ara sıra bakar izler, onu bile yapmıyorlar.

Eğer seyirci  konukların hangi konuda neler söyleceklerini önceden tahmin eder hale gelmişse sorun var demektir, kapatır başka kanala geçer. Daimi konuklarla program yapmak elbette bir tarz oluşturur, ama değişen konuklarla yapılan programlarda dönüp duran aynı üç beş kişiyi konuk etmek benzer sonucu vermiyor. Bazı programcılar da değişik görüştekiler adı altında, güya demokratik olmak adına, aslında o görüşleri temsil etmeyen kişileri konuk ediyorlar.  Seyirci bunu da hoş karşılamıyor, çünkü konuk seçiminde siyasal tercihlerin öncelendiğinin farkında ve artık kişileri çok iyi tanıyor, kimin yelpazenin neresinde olduğunu iyi biliyor.

Her haber kanalının dahil olduğu yayın grubuna ait gazetenin köşe yazarlarını sık sık konuk aldıklarını da görmekteyiz. Seyirci yayın grubunun köşe yazarıdır diye hep aynı kişileri, orijinal görüşleri varmış gibi izlemek de istemiyor. Zaten yazılarında hangi konularda neler düşündüğünü gazeteden, siteden okuyor,  akşamları televizyonda neden izlesin ki?

Haberciler, akademisyen konukların seçiminde de hatalılar. Sürekli aynı kişileri, kısa süreli aralıklarla değişik kanallarda görüyoruz. Mesela Ortadoğu konusunda uzman, Arapça bilen, her yıl bölge ülkelerine giderek ziyaretler yapan akademisyenler varken, hiç alakasız bir uluslarası politika uzmanını ekrana çıkarıp, soğuk savaş döneminden kalma naftalinli fikirleriyle seyirciyi kaçırıyorlar.

Mesleğe yeni başlamış ve kuruma haber okumak için girmiş genç spiker kardeşlerimizi yılların yazarlarının ve akademisyenlerinin karşısına soru soran olarak çıkarmak zaten riskli. Maaşlı eleman oldukları için, sırf başkasına ilave ev sahipliği ücreti ödenmemesi için getirilen bir çözüm. Ama olmuyor maalesef. Sırf reklam arası anonslarını yapmak için de oraya bir kişi oturtulmaz, elbette konuklara soru soracaklar. Unutmamak gerekir ki; sorular konuyu derinleştirir ve doğru sorular için de altyapılarının güçlü olması  gerekir.  Her ne kadar canlı yayında editoryal destek alsalar da, anında üretilmiş, yerinde bir sorulmuş bir soru gibi olmuyor.

Konuklarla gereksiz polemiklere girip bir daha program sununumu yaptırılmayanlar, seyircinin çoğunluğunun bildiği konuları canlı yayın sırasında konuktan duyarak şaşkınlığını gizleyemeyenler, ani bir tepkisellikle davranıp olayların farklı boyutlarını değerlendirmeden kamu kurumlarını yersiz eleştirenler görüyoruz. Gerçi bu arkadaşları da suçlamıyorum, yönetim tarafından verilen bir işi severek, en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar. Yönetim ile ilgili bir sorun söz konusu.

İçlerinde başarılı bulduklarım da var. Mesela CNNTürk’te Göksu Öngören Özgür’ün giderek daha iyi bir haberci olmaya yönelik çabalarının dikkat çektiğini de belirtmek istiyorum. Soru seçimleri, konukları yerinde/zamanında sorulmuş sorularla yönlendirmesi ve hatta gerektiğinde televizyon adabına uygun tarzda konuşmaları konusunda yaptığı kararlı uyarılarla fark ediliyor. Yine CNNTürk’te doksanlı yıllardan tanıdığım ve mesleğe programcılıkla başlamış olan Uğur Önver ‘i de çok başarılı buluyorum. Özellikle seyirci ile olan iletişimi ve canlı yayında uyguladığı interaktif habercilik anlayışıyla meslekdaşlarına örnek oluyor. Haberdeki performansını gördükten sonra, spor servisinden habere geçmesinin  de daha doğru bir karar olduğu kanaatindeyim.

Haber kanallarının yönetimini yürüten yazılı basın kökenlilere gelince. Çoğu televizyonculuk konusunda başarılı değil. Ama bu başarısızlıklarını belli etmemeyi başarıyorlar. Meslekle ilgisi olmayan bir kişinin televizyonun başına geldikten sonra başarısız olduğu ancak iki yılda anlaşılabiliyor.  Çünkü kanalın daha önceden devam eden programları, kurumsal işleyişin sürmesi pek çok hatayı tolere edip, göstermiyor. Ancak iki yıl sonra yeni projeler gerektiğinde, aksayan işlerin düzeltilmesi veya yerlerine yeni yapımların üretilmesi istendiğinde mesleki yetersizlik ortaya çıkmaya başlıyor.  Bu bile hoş görülüp birkaç sezon daha devam etmesine ses çıkarılmıyor. Bu arada şahıs dört beş yılını doldurmuş olup ayrılıyor. Geçmişte pek çok kanalda bu süreç  yaşandı. Sadece gazeteciler değil, muhasebeciler,  emekli devlet memurları vb.

Umarım artık bir televizyonun sürekli para harcatan bir canavar olduğu ve sürekli kendisini yenileyen, dünyayı takip eden meslekten kişilere ihtiyacı olduğu anlaşılır. Yoksa, diğer kanalda ne varsa bizde de var mantığıyla yürütülmeye çalışılan kanallar artık seyirciye hiçbir şey vermiyor ve izlenmiyor.

EKREM ERGÜDER / MEDYABEY

Medyabey

Medyabey.com medyayı daha çok da TV ve yerli dizileri odağına alan bir mecradır. Sitemizde dizi haberlerine, dizi eleştiri ve yorumlarına da ağırlıklı olarak yer verilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu