Kültür-Sanat

Paris Yayınları’nın kurucusu Muammer Kıranoğlu: Görsel iletişim kültürün hegemonyası altındayız

 Paris Yayınları’nın kurucusu ve aynı zamanda edebiyat dergisi Karaköy Mono’nun Genel Yayın Yönetmeni Muammer Kıranoğlu ile Türkiye’de yayınevi sahibi olmanın kendine özgü karakteristik özelliklerini konuştuk. İşte,  “Küçük Hikayeler Büyük Fikirler” adlı şiir kitabı da yayımlanan Muammer Kıranoğlu ile yaptığımız söyleşi:

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Edebiyatla ilginiz nasıl başladı?

-Ben Muammer Kıranoğlu, üniversiteyi İstanbul’da okudum. Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü’nden 2000 yılında mezun oldum. Edebiyatı okulda aldığım eğitimlerle sevdim desem yalan olur, zaten bu çok da mümkün değil bu ülkede. Kaç öğrenci vardır ki, ortaokulda, lisede, edebiyat öğretmenini ve edebiyatı -roman, öykü, şiir okumayı- sevsin. Benim edebiyata ilgim ilk olarak şiirle başladı. Ve aslında elime geçen birçok şeyi okumak arzusuyla. Böyle bir cin midir, şeytan mıdır yoksa ilahi bir kudret midir nedir, tam olarak açıklayamayacağım bir şey iliklerimde hissettirirdi kendini, kanım kaynardı okumak arzusuyla. Maalesef o dönemde de bizi doğru düzgün yönlendiren hocalar yoktu, ne yapalım bu insanlarda yarı cahil insanlardı, onlardan da bir şeyler beklemek saflıkmış zaten sonradan anlıyorsunuz… Temel ihtiyaçlar, özellikle kendini daha iyi ifade etme, yaşamı anlama arzusu, ve o zamanlar dolduğun müthiş enerji insan denen bu mahlukun gizlerini çözme itkisi vs. her şey etkili olmuştur. Ne hikmet ki o zamanlar ben şiir okur fakat roman/öykü de neymiş derdim… ama şimdi bin pişmanlıkla o dönemlerde neden yatıp kalkıp bunları okumamışım diye hayıflanıyorum. İnsanın roman, öykü okumak için en verimli çağlarıdır o çağlar. Anla anlama, oku sadece yeterlidir. Sırf duygusunu almak insanı kendi başına değiştiren bir durumdur.

Şiir kitabınızı çıkardınız. Şiire bakışınız nasıl? Ya da klişe ifadesiyle neden şiir?

-Aslında ben bir şiir kitabı çıkarmadım, ama içinde şiir sayılabilecek yazılar da mevcut. İleride şiir kitabı çıkarmayı düşünüyorum bu arada. Yazdığım oldukça birikmiş miktarda şiirim var, ama her şeyin bir zamanı var biliyorsunuz, kendini yayınlatmak isterse yayınlatır bu şiirler, illa da kendimi zorlamıyorum yani. “Küçük Hikâyeler Büyük Fikirler” aslında bir öykü tadında deneme kitabıdır. Şiirle ilgili ise o kadar çok şey söylemek isterim ki, bir kitap bile yazmalıyım bu konuda diye düşünüyorum. Şiirin bir namusu vardır bir kere, bir kafiye tutturmak değildir şiir, ilanı aşk için malzeme olacak bir yapı değildir, konu çok mühim ve can acıtıcı bir konudur. Hayatı tiye almak, hayatla dalga geçmek de değildir şiir, baya baya hayatı ciddiye almaktır, eleştirmektir, hayattan zevk almaya çalışmaktır, yaşamak için ihtiyaç duyacağın morale-motivasyona sahip çıkmaktır… Zor olanla mücadele etme, arızayı tespit etme, kendinden geçiren muhteşem anları ortaya çıkarmayla ilgili bir şeydir. Mizahın da temelinde bu vardır. İnsan her zaman kendinden daha büyük bir şeyle uğraşır eğer, kaliteli bir ruh/mizaç taşıyorsa; işte şiir bunun en güzel mecrasıdır. Şiiri yani dili olmayan uluslar var olmak şöyle dursun esamesi bile okunmaz. Zaten en büyük yapılar, yani medeniyet oluşturma gücü olan topluluklar şiirle veya o yapıda bir dille oluşurlar. O yüzden şiiri hem kendini bilmeyen dangalakların elinden kurtarmalı hem de topluma yön vermek için daha fazla kullanmalı, özellikle de ince zevklerin gelişmesinde…

 –Paris Yayınları’nı kurdunuz. Yayınevi oluşumu nasıl gerçekleşti? Planladığınız bir hamle miydi?

-Evet Paris Yayınları’nı kurdum, aslında benim içimde olan bir şeymiş bu, sanki yaratılışımda varmış. O yüzden süreçler kendiliğinden gelişti ve beni bir yayınevi kurmaya itti. İnanın ben bile şaşırdım bu duruma… Ben, dedim kendi kendime hangi ara bir yayınevi kurdum da şimdi o çok sevdiğim okumanın ve kitapların üretim tarafına geçtim. Birçok sıkıntılı süreçlerden geçip bu noktaya geldim, çünkü benim inandığım ve sürekli söylediğim bir şey var; en büyük zevkler entelektüel olanlardır. Çünkü o da keşif ister, emek ister, incelik ister… Bunlar da ancak okumayla, okuduklarını anlamayla, düşünce süreçlerinden geçip duygu dünyasının olgunlaşmasıyla gerçekleşir. Benim inandığım bir şey daha, insanın en kaliteli zamanları okumayla geçirdikleri zamanlardır. Ayrıca şunu da söylemeliyim bir kitap okuyup bitirdiğinizde sizde bu dünyayı, kendinizi, topyekun her şeyi değiştirme duygusu uyandırmıyorsa bırakın o kitabı çöpe atın ve o yazarı da bir daha okumayın. Çünkü zamanınızı çalan şeyler, sizden her şeyinizi alıyordur biliyorsunuz ki…

 –Piyasaya çıkardığınız kitaplardan örnekler verir misiniz?

-Çıkardığımız kitaplar öncelikli olarak Türkiye’de pek bilinmeyen, tanınmayan yazarlarla başladı. Bu kitaplar hayatımızın daha özel taraflarına hitap eden kitaplardı. İncelik, zarafet, arayışlar, tutkulu yanlarımız, bilimkurguyu geliştiren yapıtlar, zihin açıcı metinler… inanışlara ait kült, temel meseleler, felsefenin etkili kişileri, öykülere, romanlara damgasını vurmuş kişiliklerin dünyaları… Hemingway, Poe hakkında yazılmış yeni romanlar, Gurdjieff’in dostu olan Rene Daumal, Balzac’tan, Tolstoy’dan bir seçki vs… dinler tarihine çok güzel bir kaynak, Karanlığın Hazineleri, Anadolu’yu bisikletle boydan boya gezmenin nasıl bir şey olduğunu bize anlatan Bin Tanrılı Ülkeye Yolculuk, kültürü sorgulayan ve inanılmaz bağlantılar bulan, Deliliğin Coğrafyası, Gürcü edebiyatının olmazsa olmazı Madrabaz Kvaçi… ve Hollanda’da altı yüz bin satmış modern bir aile dramı romanı, Kardeşim… Hemen sonrasında üç büyük inceleme kitabı; Cezalandırmanın, İşkencenin ve Ölümün Tarihi… Evet Paris Yayınları’nda yapmaya çalıştığım şey okuyucuya bizi takip ettiğinde hem insanlık tarihini, hem ruhsal halini ve gelişimini açımlamaya çalışan, hem de zevk alabilecekleri okumalar oluşturup geniş bir yelpazede seçenekler sunmaya çalışmaktır.

 –Kitapla barışık bir toplum olma konusunda gelecekten ümitli misiniz?

-Doğrusu bu toplumun sorununu anlamaya çalışmak lazım, ne olmak istiyoruz ve ne yapmaya çalışıyoruz, biz kimdik veya ne olmalıyız? Bizim gelişimimizi tamamlamamız için öncelikle gerçek anlamda sözlü kültürden yazılı kültüre geçmemiz lazım, ama ne mümkün çoktan görsel/iletişim kültürün hegemonyası altındayız. Hal böyle olunca gelişimini yarıda bırakıp başka bir şey olmaya çalışan bir türe dönüştük. Kitap okunmalı, ama yetmez doğru kitaplar, insanlar okunmalı. Bırakın bir de asıl tehlike de bu değil, bir sürü ne olduğu belli olmayan okullar peydah oldu ve niteliksiz insanlar hoca oldu; güya çocuklara bir şeyler öğretmek için uğraşıyorlar, olmuyor tabii ki. Bir sürü insan daha doğru düzgün cümle kurmayı öğrenemeden mezun olup hayata karışıyor, e sonuçta ortaya acayip bir durum çıkıyor; her şeyi yapabileceğini, hak ettiğini düşünen ama elinden hiçbir şey gelmeyen bir kitle. Ne okumaya zaman ayırabilen, ne zamanın kıymetini bilen, son sürat ne yaşadığını bilmeden gelişen insanlar. Sosyal medya, internet, hızlı tüketim derken daha masumiyetini keşfedemeden hayatın bir sürü abur cuburunu yutan bir kitle… Ama başka yolu yok, herkes okuyacak. Kitapsız insan eksik insandır çünkü.

 –Bugünün Türkiye’sinde bir yayınevinin yaşadığı sorunlar neler diye sorsam?

-Yeni bir yayınevi olmanın zorlukları açıkçası saymakla bitmez. Mesela bir ajansa gidersiniz size ilk sordukları soru ciddi misiniz ve batıracak ne kadar paranız vardır, olur. İlk yaklaşımlar bir daha düşünün hatta sakın bu işe girmeyin olur. Hadi girdiniz herhalde bir seneye nalları dikersiniz diye beklenir. Çevirmen bile geldiğinde ilk sorduğu soru paramı alabilecek miyim, ya kitap çıkmadan kapatırsanızdır. Ki bunlar daha en basit olan sorunlardır efendim. Daha büyüğü geliyor bekleyin: Hadi kitabı bastın, hem de dünyanın en fiyakalı kitabını bastın, eee… Kim dağıtacak bunu. Millet nerden bilecek senin kitaplarını. Bu durumda üç beş tane dağıtım firması vardır onların kapısına dayanırsınız. Lütfen kitaplarımı alın da dağıtın diye. Tamam dağıtmazlar demiyorum, dağıtırlar ama bir sene belki iki sene uğraşırsınız hangisiyle ve ne şekilde dağıtacağım diye. Amaaan be, hâlâ mı diretiyorsun, memlekette kim kitap okuyor ki sözlerini duymadığın gün kalmaz. Kendi editör, satış elemanı diye aldığın adam bile abi ne zaman batıyorsun, ne zaman bırakıyorsun bu işleri diye sorup durur. Hahaha. Komik bile değil yahu. Acayip komik şeyler bunlar. Bir de büyük yayınevleri var, onlar da hemen her şeyi basıyorlar ve de kitap satılan tezgâhların çoğunu onlar kaplıyor. Ama insanlar bir kitabı alırken şuna dikkat etsin de alsın, adı bilinen büyük yayınevleri her zaman iyi kitap basmaz. Veya bastığı kitapları daha iyi pazarladığı, sunduğu için her çıkan kitaba insanlar bu da iyidir yahu diye bakıyor herhalde. Herneyse bassınlar tabii, ama yeni ve nitelikli ya da az bilinen önemli metinleri basmaya çalışsınlar, çünkü onların malum çok kazanmaya ihtiyacı yok, yeni yayınevlerinin ise buna çok ihtiyacı var ayakta kalmak için…

Kitap satın alma konusunda ayak diretenlerin hemen başvurdukları “kitaplar pahalı” mazereti hakkında ne düşünüyorsunuz? Haklı olabilirler mi bu konuda?

-Kitaplar pahalı mahalı değil. Bu ülkede en ucuz şeydir kitap. Sudan bile ucuzdur. Okumak işlerine gelmeyince insanların uydurduğu en amiyane mazerettir bu. Ruhunu, insanlığını geliştirmekten aciz, buna tenezzül bile etmeyen, en kaba/en çirkin pozisyonunu insanlığa dayatan, gerçek yoksulluğunu gizlemeye çalışan insanın durumudur bu. Hele düşünün hâlâ bizler döviz kurları almış başını gitmiş, telifler el yakmıyor ev yakıyor artık, bu durumda üretim yapmaya çalışan insanlarız; insaf… bunu söyleyen kardeşim lütfen kendine neden yaşıyorum diye sor, derim…

-Kitap okuma istatistikleri konusunda elimizde güncel veriler var mı? Geçmişe göre olumlu bir gelişme var mı bu alanda?

-İstatistikler bizi hep en aşağılarda gösteriyor. Maalesef böyle. Bizim insanımız için kitap okumak hâlâ bir ihtiyaç değil, ya lüks ya da çok keyfi bir şey. Sanki ancak çok zenginsen ya da mutluysan kitap okunur gibi bir durum söz konusu. Oysa ki tam tersi olmalı, çok mu fakirsin, dünyanın en yoksul insanı mısın, ne yapacağını bilmiyor musun, dünya sana dar mı geliyor, çekil bir kenara, çık bir dağ başına, in bir sahil kenarına adam akıllı bir kitap oku, al eline adam akıllı bir roman/bir öykü oku. Bak nasıl oluyormuş sonra gör, hayatta sana anlatılan onca martavalın aslı esası var mıymış? Kime göre doğruymuş aslında doğru ya da yanlış neymiş. Kim haklıymış da kim haksızmış. Bir de tabii şu var, çok satan yazar arkadaşlar var, bunlar da okunduğunda insana gerçekten bir şey okudum izlenimi vermeyen insanlardır. Laf kalabalığı bir şey anlatmak demek değildir. Tvlerden belli. Bir sürü adam sadece konuşur, komiktir bunlar, uzman diye çıkmış bu zavallıların lafını dinleyeceğine kendine çeki düzen ver de, adam gibi bir kitap oku derim ben…

-Dünya ile kıyaslama yaptığımızda nedir durumumuz?

-Ha, Japonlar, Fransızlar, Kuzey Ülkeleri vs… çok okuyor sanırım… Bizim bu adamların seviyesine ulaşmamız için on beş fırın yetmez daha fazla ekmek yememiz lazım… Mesela Norveç’te yeni bir yazara/yeni çıkan bir yazara devlet doğrudan bin baskı desteği veriyormuş. Düşünsenize bir kitap yazıyorsunuz ve bu kitabın zaten bin tanesi kafadan satın alınıyor. Bu gibi durumlar yazan insanlara, hayal kuran ve ortaya bir şey koymaya çalışan insanlara büyük motivasyon olur. O yüzden okumanın da gelişmesi için desteklerin de artması lazım. Devlet zaten halktan alıyor, çekinmesin halka versin, bundan herkes kazançlı çıkar. Bugün dünyayı şekillendiren kafalar özgür düşünüp ortaya bir şey koymaktan çekinmeyen kafalardır. Ve bu gibi insanların çoğunlukla nerelerde okuduğunu, çalıştığını ve yaşamayı tercih ettiğini görüp düşünmek gerekir. Dünyanın her yerinde büyük devletler özgün yapılı insanlara ihtiyaç duyar, çünkü sistem yeri geldiğinde tıkanır, olağan işlerin tadı/tuzu olmaz artık ve o kadar da para kazandırmıyordur, daha fazla ve etkili yöntemler gerekir bunu aşmak için, o zaman da kafası farklı çalışan insanlara ihtiyaç duyulur, yani bunlar da bostanda yetişmiyor efendim…

-Gelecekten beklentiniz ne? Nasıl bir Türkiye’de yayınevi sahibi olmak isterdiniz?

-Yani okumadan adam olunmaz. Bu, hayatın en temel düsturlarından biridir. Burada adam olunmaz lafından iş/meslek sahibi olunmaz anlaşılmamalıdır. Tam tersi illa bir iş bir meslek sahibi olacaksan okuman gerekmez. Zekanı başka bir yerde de kullanabilir, insanlara/kendine faydalı olabilirsin. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ilkesinden hareketle okumanın insana kattığı şeyi sorguladığımızda karşımıza bir dünya tasavvuru çıkar. Öteler, bilinmez ile ilgili şeyler hayal etmek, söylemek dışında maddi varlığımızla ilgili de bir çok şeyi ancak zekanın ve düşünce olanaklarının geliştirilebilmesiyle algılama pozisyonuna getirebiliriz. Hem çok farklı zevkler üretmek, hem tarihi kayıt altına alıp insanlığımızı ortaya dökmek açısından yazmakla okumak olmazsa olmaz işlerdir. Öyle etrafımızda dönüp duran şeyler sadece bunu yapmakla kalmaz bize bir sürü başka şey de anlatır. Bunu anlamak yorumlamak da aklı çalışan insanların işidir. Yani gözlem yapan, bunu not eden sonra da üzerinde düşünüp yorum yapan insanların işi. Çünkü bunu yaparsan Tanrı katında önemli, başka kapılar açılır önünde… ve insan bir lokma varlığıyla kendini aşan meziyetlerini keşfeder, üstün yüce olan evrenlerle bağlantıya geçer, kendini daha iyi hissettirecek farklı tecrübeler yaşar. Her şeyden önce kelam, okumayı bilene açılır; gök kendini okusun diye ona gelir, ve buradan da insanlık için zor ama güzel şeyler çıkar…

Bu ülke aklı hür, vicdanı hür insanlara ihtiyaç duyar. Saçmalamadan konuşanlara, papağan gibi konuşmayanlara, haddini bilenlere ihtiyaç duyar. Eline kitap/kağıt/kalem almaktan çekinmeyen insanlara ihtiyaç duyar. Onu bunu yücelticem diye kendini alçaltmayanlara ihtiyaç duyar. Her şeyi ama her şeyi okumayı görev bilen, çekinmeyen insanlara ihtiyaç duyar. Hayatı zehir etmeyen uygulamalara ihtiyaç duyar. Okullarında adam gibi yetişmiş, ne yaptığını bilen hocalara ihtiyaç duyar. Özverili öğrencilere ve velilere ihtiyaç duyar. Kendi ile baş başa kalmaktan korkmayan insanlara, aşkı yok olmaktan ziyade birlik olmak, mutlu olmak, büyümek/çoğalmak, kendini gerçekleştime enerjisi olarak görenlere ihtiyaç duyar…

Belki de Türkiye bir kitap cenneti olacak, milyon kitaplarımızın olduğu kütüphaneler olacak, yeni şiirler, yeni anlatım olanakları keşfedilecek, bir ses, bir söz, bir cümle aklımızı başından alacak ve en sonunda milyonların çabası bir işe yarayacak; her şeyden önce söz vardı ilkesi uyarınca bizler de özümüze dönecek kendimize yeni bir oluş imkanı bulacağız… Öyle bir Türkiye ki, müreffeh, sakin yapılı, üretken, dünyaya yön veren, aklıyla hayranlık uyandıran/müziğiyle ruhları mest eden bir ülke…

Evet bunu gerçekleştirebiliriz; biraz daha fazla okursak, kurnazlıklardan, bayağılıklardan, adiliklerden, hadsizliklerden, fırsatçılıktan, sözünde durmamaktan vaz geçersek…

Her şey bizim elimizde, iyi bir Türkiye için hadi okuyalım, bizler de daha iyi birer yayınevi olalım…

Medyabey

Medyabey.com medyayı daha çok da TV ve yerli dizileri odağına alan bir mecradır. Sitemizde dizi haberlerine, dizi eleştiri ve yorumlarına da ağırlıklı olarak yer verilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu